Hakkımızda
İGEDER Akademi
İGEDER Anadolu
İGEDER Dünya
İnsan Kaynakları
Öğretmen Etkinlikleri
Ünlemler
Platformlar
Eğitim Okumaları
Eğitim Haberleri
Güncel Haberler
İGEDER Web Siteleri
Basın Bildirileri
Bilim İnsanları
Erkam Radyo
Basında İGEDER
Eğitim Literatürü
Kitaplar
Tezler
Makaleler
Raporlar
Dergiler
Güncel
Röportajlar
Gazete Yazıları
Yayınlar
Projeler
Yazar Öğretmenler
İyi Örnekler
Sıkça Sorulan Sorular
İletişim
Arşiv
 Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN bey ile Nezâket üzerine…
 

“Nezâket, yaratılmışların en şereflisi ve yeryüzünde Allah’ın halifesi olmanın bir gereğidir.”

Bir devr-i kadîm efendisi Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN bey ile Nezâket üzerine…

Şefkat Dergisi: Muhterem Efendim, bir insan niçin nâzik olmalıdır? İnsan olmak, nezâketli olmayı mı gerektirir? Nezâketin tarifini, mahiyetini ve sınırlarını bizlere lütfeder misiniz? 


Ökten: Her  medeniyetin, kendi değerler muvacehesinden bakıldığında bir nezâket tarifi vardır. İslâm medeniyetinin Osmanlı zaviyesinden hadiseye bakacak olursak şunları söyleyebilirim: İslâm medeniyeti insan için yaratılmışların en şereflisi (eşref-i mahlûkât) diyor. Dolayısıyla bir defa biz yaratılmışız ve mahlûkâtın en zirvesine oturtulmuşuz. Yine İslâm, insanı yeryüzünde Allah’ın halifesi (halîfetullah) olarak görüyor. Bunları bir dinî referans olarak söylemiyorum, sosyolojik bir referans olarak, bir medeniyetin kurucu unsurları olarak söylüyorum. Müslümanlar için bunlar mühim referanslardır. Böyle baktığınız zaman; bir Hâlık vardır ve her noktada sonsuzdur, zaten kendisini Kur’ân-ı Kerîm’de tarif etmiştir. Siz de O’nun halifesisiniz. Dolayısıyla hem zatınız hem de diğer insanlar için yapacağınız şey, başkalarına karşı nâzik, kibar, zarif hatta onlarla olan muaşerette fevkalâde dikkatli davranmaktan başka bir şey olması mümkün değildir. Çünkü karşınızda Allah’ın bir halifesi bulunmaktadır. Tabii ki insanın önce kendisine karşı çok dikkatli olması lazım. Şeyh Gâlib ne diyor? “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.” Demek ki insan önce kendine zulmetmeyecek. Kendine karşı nâzik, zarîf, afîf olacak. Hilm sahibi olacak, başkalarına yumuşak davranacak, öfkeyi geriye atıp müsamahakâr olacak. Hoşgörülü demiyorum, zira ikisi ayrı şey. Müsamahada hoş görmüyoruz; cömertlikle, semâhatle ona imkân ve mühlet veriyoruz. Şimdi bu genel çerçeve oldu. 

Şefkat Dergisi: Evet, özele indirecek olursak,Osmanlı bunu nasıl yaptı? 

Ökten: Oraya geleceğim. Önce şunu açıklayayım. İnsan hariç hiçbir canlının tabiatı değiştirme kabiliyeti yoktur. İş buradan başlıyor. İnsan tabiatı değiştirme ameliyesinde taşı taşın üzerine koyarken nâzik olacak. Allah’ın çizdiği sınırlara riayet edecek. Biraz daha açalım isterseniz; meselâ gökdelen yapmayacak. Neden? Nispet bozuluyor çünkü. Allah’ın koyduğu bir nispet var. İnsanın ortalama bir boyu var, nispeti belli. Yine hayvanların, ağaçların bir nispeti var. Yaratılmış her ne varsa hepsinin bir nispeti var. İşte bu nispeti insandan başka hiçbir canlı bozma kabiliyetinde değil. İnsana bu yeteneğin verilmesi emanetin başlangıç noktasını teşkil eder. Âyette; “Doğrusu biz, emaneti göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zâlim ve çok câhil olan insan ise onu yüklenmiştir” (Ahzâb, 33/72) buyurulduğu gibi. İşte o, gökdelen yapıp nispeti bozduğu için zâlim ve câhil oluyor. Şehri yaşanmaz hale getiriyor. Her insanın semâya bakma, göğsünü rüzgâra açma ihtiyacı vardır. Bütün bunları üst üste koyduğunuzda evler, bahçeler, binalar bunların hepsi bir nispet meselesidir. Bir tanesi bu. Gelelim davranışlarımıza. Hayatımızı idame ettirirken iş, eğitim, öğretim, siyasi, askeri gibi birçok alanda insanlarla münasebetimiz oluyor. Bunları gerçekleştirirken kişinin diğer insanlara karşı bir hitap tarzı var, bir oturuş tarzı var, hatta bir bakış tarzı var. İnsanlara asık surat, sert bakışla baktığınız zaman bir hak gasbetmiş olursunuz, selam vermediğinizde Allah’ın şiarlarından birini çiğnemiş olursunuz. Zira karşınızda O’nun halifesi insan var. Hitap tarzınız, jestleriniz, davranışlarınız çok mühim. Onun için eskiler, “Her anı Kadir, her geleni Hızır bil!” demişler. Bu ne demektir? Her an sana verilmiş bir emanettir. O emaneti iyi kullan. O emaneti iyi kullanmak insan olarak sadece bizim elimizde. Diğer canlılar nasıl programlandılarsa onu öyle kullanıyorlar. Yumuşak da, sert de, menfaatperest de, hizmete dönük de kullanabiliriz. Nezâket böyle bir şey. Geleni Hızır bilmek ise; insanı Allah’ın yarattığından hareketle kusur aramak yerine, güzel taraflarını görerek ona hüsnü muamelede bulunmaktır. Medeniyetimiz bize, herkese “Settâr” ism-i celîli ile bakmayı öğütler. Büyüklerimiz öyle demişlerdir; “Eğer kalplerden settâr ism-i celîlinin tecelliyâtı kaldırılsa, herkes karşısındakinin kalbinden geçeni bilse, kimse kimsenin yüzüne bakamaz.” Dolayısıyla nezâket, sadece lafzî manada ve jestlerde değil, kalpten ortaya çıkan, zamanın, mekanın ve her şeyin size emanet edildiğini bilen bir şuurun eseri olup insanın halifetullah olduğunu her an hatırlamanın ortaya koyduğu bir davranış  biçimidir. Yoksa hitap tarzı çok da önemli değil. O zamana, zemine göre değişir. Burada mühim olan muhatabınıza muhabbetinizi hissettirmektir. Osmanlı toplumunda bu kurallar geçerliydi ve buna göre bir cemiyet yapısı oluştu. Uzun asırlar böyle devam etti. Daha sonra Batı toplumunda farklı bir anlayış ortaya çıktı. Kapitalist düşünce sanayi devrimini gündeme getirdi, teknoloji oluştu ve yeni bir insan tipi zuhur etti. Bu insan tipiyle Osmanlı’nın barışması mümkün değildir. Çünkü temel kabuller farklı. Hayatı yönlendiren yola çıkış noktaları birbirinden farklı. 

Şefkat Dergisi: Günümüzde Müslümanlar teknolojiyle nasıl bir ilişki kuruyor ve aradaki mesafeyi nasıl ayarlıyorlar? Burada nezâketi nereye yerleştirebiliriz? 

Ökten: Bir defa bu bahsetmiş olduğum insanın tanrısı teknolojidir. Çünkü o teknoloji sayesinde dünyaya hakim oluyor. Müslümanın şu anda teknolojiyle ilişkisi bana göre muğlak, karanlık. Çünkü müslüman onu hükmü altına almaya çalışsa görüyor ki, o kolay kolay itaat eden bir teknoloji değil. Almak istemese onu reddetmek durumunda kalıyor. Bir kere değerleriyle bir çatışma söz konusu. Bu sefer geçmişte olduğu gibi teknolojiyi külliyen hayatının dışına itiyor. O zaman da dünya hayatında başarı kazanamıyor. Aslında olayı şöyle görmek lazım: Teknoloji aslında kulun yaptığı fiziksel bir başarı. Ama onun ortaya çıkması için gerekli aklı, fikri, sezgiyi veren kim? Cenâb-ı Hak. Demek ki teknoloji bir bakıma O’nun “Ol!” emriyle ortaya çıkan bir realite. Böyle baktığımızda belki teknolojinin hastalıklarından korunmak mümkün olur diye düşünüyorum. Yani gözümüzde çok büyütmemeliyiz; Allah “Ol!” demezse hiçbir şey olmaz. Tabii Batı teknolojisi ortaya çıkınca insan kayboluyor. Müslümanın tarif ettiği insan kaybolduğu zaman artık orada nezâket aramayın. Yani “ben”in olduğu yerde Allah olmuyor. Bu tabii ki insanın hoşuna gidiyor. “Ben yaptım, ben ettim” onu mutlu ediyor. Ama kısa süreli. Batı mantığıyla hayata baktığınızda o teknoloji bizi kısa zamanda esir alır. Nitekim aldı da. 

Şefkat Dergisi: Peki, bunun faydası yok mu? 

Ökten: Evet, faydası var gibi gözüküyor. İşinizi kolaylaştırıyor. Ancak total faydaya bakmak lazım. Bir şeyin total faydası müslüman için sonsuz zamanda düşünülür. Halbuki ahiret inancı olmayan için total fayda ömürle mukayyettir. Peki, müslümanlar dünyada güç sahibi olmayacak mı? Şüphesiz dünya ahiretin tarlası. Ekilip biçilecek. Ama total faydayı bir bütün olarak düşünmek gerek. Şunu hiç gözden ırak tutmamak gerekiyor: Allah’ın koyduğu şiarlar, sınırlar, bir müslüman için her zaman ve mekânda evrensel geçerliliğe sahiptir. Aklın kifayet etmediği yerlerde ise tevekkül geçerli olacak. Olmadık bir yerde olmadık bir kapı açılır. Mühim olan Cenâb-ı Allah ile, medeniyetin kurulu düsturlarıyla irtibatı kaybetmemek. Yani “Bu çağda o prensiplerle yaşanır mı?” dememek. Birinci Dünya Savaşı’na kadar modernite yani akılla ben her problemi çözerim ve akılla yaşar mutlu olurum, aklın dışında herhangi bir rehbere ihtiyacım yok anlayışı bütün hatlarıyla olaya hakimdi. Her dediği bir nas gibi kabul görüyordu. Önce Birinci Dünya Savaşı moderniteyi bir sarstı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı, akılla yaşayan bir büyük medeniyet ailesinin kendi içinde çatırdadığını gösterdi ve ondan sonra postmodernite ortaya çıktı. Aklın dışında da başka alanlara ihtiyaç vardır, sadece maddeyle bu dünyada yaşayamayız dediler. Meselâ Uzak Doğu felsefeleri gibi mistik alanlar çıktı. İslâm da bunların arasında sayıldı. Başka ne çıktı; cinsellik çıktı, şiddet, nihilizm vs. çıktı. “Burada İslâm bunların arasında nasıl sayılır?” diye bir müslümanın sormasına gerek yok. Çünkü bunu ortaya koyan Batı’nın garip insanları. Hakikaten garip. Zavallı yani. O dünya içerisinde adamın gördüğü budur, başka bir şey göremez. Şimdi bu çıkmaz ve yaşanan tecrübe, bazılarının İslâm’ı bulmasına vesile oldu. Fırtına dindi, ruh dünyaları dirildi, sükûna kavuştular. İslâm’ı bulamayanlar ise hâlâ postmodernite üzerinde bütün hızlarıyla hayatlarını idame ettiriyorlar. Neticede teknoloji artık zihinleri ve gönülleri işgal edecek güce sahip değil. Bugün teknoloji belki fiziki manada çok gelişti ama ruhi, felsefi manada gücünü kaybetti. Şimdi nezâketli davranmak durumunda olan, yani insanı ön plana çıkaran müslümanlar, pekala bu teknolojiyi kullanabilirler ama gereği kadar kullanırlar, onun esiri olmazlar. İnsan yine ön plandadır. O teknoloji üzerinden bir benlik, bir tahakküm ortaya koymazlar. Bunların yolları vardır, onlar denenir. Dünyadan olabildiğince az almak, dünyaya olabildiğince çok vermek İslâm’ın genel şiarıdır. Çünkü Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak, Efendimiz (s.a.v.)’in ahlâkı da, Kur’ân ahlâkı da odur. Cenâb-ı Hak hep verir, hiç almaz. Kullar böyle değil. Onlar almak zorundadır. Her anı bir büyük Rabbin kulu olduğunu bilerek yaşarlar. Bu kolay değil, zor da değil canım. O zaman siz istemeseniz de nâzik olursunuz zaten. 

Şefkat Dergisi: Peki, Batı insanı nâzik midir? Bizimle onlar arasındaki bariz farklar nelerdir? 

Ökten: Nezâket sadece kalıplaşmış birkaç sözden ibaret değildir. Jestler, bakışlar, giyim kuşam, oturup kalkma, ikram; bunların hepsi nezâket içindedir. Batı’nın ürettiği teknoloji bu manada nezâkete yer vermez. Batı insanı da naziktir. Ancak o biliyor ki yaşadığı toplum içinde eğer sosyal ilişkiyi yumuşak tutmazsa, sosyal münasebetlerin sertliğinden dolayı çok büyük kayıplar ortaya çıkar. O kayıpları azaltmak noktasında çok dikkat eder, nezâket gösterir. Onun dışında, sosyal ilişkiye dokunmayacak ani bir problemde onu bulamazsınız. Yani menfaate dayalı bir nezâket vardır. İslâm dünyasındaki “her insan bana emanettir” anlayışı yoktur. Şimdi insan hakları, hümanite falan diyerek bizdekine heves ediyorlar. Ama bu kolay bir şey değil. Bir büyük güce teslim olmayıp kendi başınıza kaldığınız zaman onun ancak lafını edersiniz. Kendi toplumları içinde gayet nâzik, hani “medenî” diyoruz ama onun dışına çıktıklarında özellikle XIX. asır Hindistan’ıyla, Afrika’sıyla, Amerika’sıyla büyük sömürge çağında gayet küstah ve acımasızdırlar. O sömürge çağı yeni yeni bitiyor, hatta bitmedi hâlâ devam ediyor. Belki o ülkenin gücünü kendinize aktararak bir elli yıl rahat ediyorsunuz. Ama dünyadaki kardeşlik, insanlık, muhabbet fidanlarını kırıyorsunuz, koparıyorsunuz. İnsanlar artık size güvenemiyorlar. Bir de o gittiğiniz ülkelerde size benzer insanlar yetiştiriyorsunuz. Şu anda Arap dünyasının başındakiler gibi. Çekilince onların yerini bunlar alıyor. Burada insanın değeri insan olduğu için değil, müşteri olduğu içindir. İslâm dünyasının dışında hiçbir zihinsel ve kalbi sistem bu problemi çözemez. Çünkü onların hiçbirisi Allah’a bir müslüman gibi inanmıyor. İslâm nezâketinin bağlı olduğu nokta O’rasıdır ve İslâm medeniyeti O’nun bir göstergesidir. 

Şefkat Dergisi: Efendim, mimarinin nezâkete nasıl bir tesiri vardır? Yukarıda gökdelen misali verdiniz. Bunu biraz daha açabilir misiniz? 

Ökten: Dünyadan olabildiğince az almak, dünyaya olabildiğince çok vermek müslümanın şiarıdır dedik. Dünyadan aldığınız zaman o, sizde başka bir gücü şişirir; egoyu. Verdiğiniz zaman onu bastırırsınız, çünkü o vermek istemez. Verdiğinizde gönlünüz zenginleşir. Şimdi bir şehir kuruyoruz diyelim. Topografyaya en az müdahale edeceksiniz. Çünkü arz da size emanet. Bunu hayra matuf ancak değiştirebilirsiniz. Bir kayaya bir kazma vururken o kayanın da Allah’ı zikrettiğini hesaba katacaksınız. İşte müslüman, şehri kurarken böyle kuruyor. Çünkü kaderle başa çıkamazsınız. Şehir de bir kader gibidir. Kaderin akışını şehre yansıtırsınız. Tabiatın akışına bırakırsınız. Evet, kargacık burgacık sokaklar çıkar. Kaderiniz nasıl? Hep düz mü? Öyle planla, programla olmuyor. Siz dua edeceksiniz, tedbir alacaksınız ama hayatın bir akışı, kader var. Şehir de böyle, onun da kaderi var. Elbette insanlar rahat edecek. Ama büyük ihtiraslar peşinde koşmayacaksınız. Çok zengin olursunuz ama Allah’ı unutursunuz. Kâbe’nin karşısında yedi yıldızlı Zemzem Tower yaparsınız. Ama muhabbetinizi kaybedersiniz. Kriter şudur: Madde hâkim oldukça mana zafiyete uğrar. Onun için büyük ruhlar, maddeyi daima belli sınırda tutarlar, hatta hiç sokmazlar yanlarına. O bakımdan şehri kurarken elbette bazı müdahaleler yaparsınız ama emanet şuuru içerisinde ve ihtiyaç miktarınca. Diğer insanları da düşünerek bir mekân hazırlarsınız. Komşu hakkı, beytülmâlin hakkı, ülü’l-emrin hakkını gözetirsin. Bunlara riayet ettikten sonra malzeme önemli değil. Hepsi Allah’ın. İz’ânı ve insafı elden bırakmadan, insana olan hürmeti ve muhabbeti koruyarak ona göre bina yaparsın, ona göre sokak, ona göre fabrika yaparsın. Niye olmasın? Usuller zamanla değişir ancak öz değişmez. O da; bu insan halifetullahtır, bu an, bu insan ve muaşeretlerimiz bana verilmiş emanetlerdir ve bir gün benden alınacaktır ve ben bu tükettiklerimden hesaba çekileceğim. Yani çok katlı binayı yapan insan, şu anlattığım prensipler dahilinde bana izah edebilse, ben niye çok katlı binaya karşı çıkayım?! Çok katlı, bir başka medeniyetin, önünde kültürel bir değer tanımayan veya o kültürel değeri satmak üzere tanıyan bir Amerikan uygarlığının ürünü, vahşi bir yapı tarzıdır. Şimdi bu yapı tarzını Türkiye, yüz sene gecikme ile alıyor. 

Şefkat Dergisi: Çok katlı binalarda insan ruhunu, psikolojisini olumsuz yönde etkileyen, bir bakıma nezâketsizliğe davetiye çıkaran bir taraf
da var değil mi? 

Ökten: Elbette. Fiziksel nispet bozulduğu zaman önce sizin zihinsel nispetiniz bozulur. O kalbe tesir eder. Çok katlı bina sahibi olmak, sizde bir gurur vesilesi haline gelir. Fazilet sahibi, merhametli, iffetli olmak, mütevazı olmak bir şükür vesilesi iken bu defa plazada oturmak bir gurur vesilesi olur. İşte kalp bozuldu gitti. Eskiden, “Bak filanca teyzeye, ne güzel hizmete koşuyor, hiç yüzünü ekşitmiyor” denirken şimdi, “Şu sitede oturuyor, diploması da var, cip de sürüyor” deniliyor. Bunlar erdem halini aldı. Hâ bunlar fena şeyler değil ama ötekinin önüne geçmemesi lazım. İşte gökdelenlerin bu tarz bir izahı yok. Çünkü o bize ait bir dünya görüşünün ürünü değil. Size bir şey diyeyim mi? Bize ait dünya görüşünün şu çağda bir ürünü yok. Sıkıntı oradan kaynaklanıyor. 

Şefkat Dergisi: Peki, bunun çözüm yolları nelerdir? Dünya görüşümüze uygun ürünler nasıl ortaya koyabiliriz? Öncelikle koyabilecek miyiz? 

Ökten: Bütün insanların insanî ve İslâmî dünya görüşüne ihtiyaçları var. Onu kim ortaya koyacak? Biz ortaya koyacağız. Nasıl? Çok küçük adımlarla. İffetimizle, tevazumuzla, Allah’a sığınarak, az taviz vererek, hop diye atlamayıp azıcık müstağni kalarak farklı bir davranış biçimi ortaya koyacağımıza inanıyorum. Tabiatın içinde yaşamaya çalışalım; varsın biraz uzak olsun. Mütevazı evlerde oturalım, güneşi, ayı görelim. Herkesin yaptığını yapmayalım. Kapitalizme teslim olmayalım diye düşünüyorum. İşte nezâket bunların hepsi. Tabii ki dünyanın tezviratına kapılmamak zor bir şey. Ama az kapılmak elimizde. Sırf nezâket değil; İslâm medeniyetinin kendi değerleriyle beraber tekrar dünyada bir yaşama alanı bulması ve bu değerleri biçimler halinde günümüze yeni üretimlerle sunması gerekiyor. Bunu, dünya biz Müslümanlardan bekliyor. Meselâ bir İslâm şehri bekliyor. Bu şehrin bir geometrisi olacak, bir rûhu da olacak. Bu bir sanayi şehri, bir kapitalist, ego, hegemonya şehri değil. Bir muhabbet şehri olacak. Yani bir vakıf şehri olacak. Bir zamanların Bağdat ve İstanbul şehirleri gibi. Bağdat’ın durumu malum. İstanbul ise yükseldi yükseldi, sonra inişe geçti. O iniş hâlâ devam ediyor. 

Şefkat Dergisi: O zaman vakıf, hizmet,nezâket arasında ciddi bir alaka söz konusu… 

Ökten: Bu bir bütün. Medeniyet telakkisine sahip olmadığınız zaman ne nâzik olabilirsiniz ne hâdim olabilirsiniz ne de vakıf kurabilirsiniz. İnsan bir bütündür. O bütünlüğü bozduğunuzda yerini bir başka bütünlük alır. Şu anda Türkiye’de olan odur. Amerikan kapitalizmi yerini almıştır. Niçin Amerika diyorum? Amerika “wild” yani vahşidir, kültürel altyapısı fevkalâde zayıftır. Avrupa öyle değil. Onu da tam alamazsınız, zira toplumda makes bulmaz, bünye kaldırmaz. 

Şefkat Dergisi: Efendim, eskiden İslâm şehirlerinin en yüksek ve haşmetli binaları camileri olurmuş? Şimdi ise yüksek binalar, gökdelenler şehirlere hâkim hale geldi… 

Ökten: Toplum değer verdiği manevi kıymetin manevi izdüşümünü büyük ve görkemli yapar. Batı’da da öyledir. Kocaman kiliseler ve saraylar var. Bizde camiler büyük, saray küçük. Zira hadiseye cami hakim. Kralla kilise yarışıyor, camiyle padişah yarışmıyor. Padişah caminin hâdimi. Halk da onu öyle görüyor. “Gururlanma padişahım senden büyük Allah var!” Bu şimdi bize hayal gibi geliyor. Ama bu bir realite. Padişah da kendini öyle görüyor. Bu tebaa bana emanettir diyor. 

Şefkat Dergisi: Peki, hayat şartlarının nezâkete tesiri var mıdır?

Ökten: Vardır. İnsanı çok zorlarsanız bir yerde kopar. Eğer o insan eğitilmişse ve işlerini tevekkülle yürütüyorsa bu kopma sınırı daha yüksektir. Zaten sosyal kurumsallaşmanın da özelliği odur. Meselâ İslâm şehrini, “Nâsın Allah’ın emirlerine ve nehiylerine en kolay uyabildiği fiziksel şartları sağlayan şehirdir” diye tarif ediyorlar. İslâm medeniyetinin temelinde bu var. Nehiyleri olabildiğince uzağa iten, emirleri kolaylaştıran. Tabii ki siz bunu bu şekilde yapmaz, başka umdeleri gündeme getirirseniz bir müslümanın böyle bir şehirde yaşaması fevkalâde zordur. Evet, bu şehirlerde Batı şehirlerinde olduğu gibi maddi bir nezâket olabilir ama evrensel bir nezâket yoktur. Müslüman, “Allah Teâlâ bana akıl verdi, bilgi verdi, cesaret verdi, yönetim gücü verdi. Niye verdi? İnsana hizmet için verdi. O zaman bir vakıf şehri kurmalıyım” diyor. Ama öteki tahakküm edeyim diye kuruyor. En büyük fark bu. Birinde debdebeli, cehennemî bir hayat ortaya çıkarken, diğerinde mutevazı, yumuşak, tatlı bir hayat kendini gösteriyor. 

Şefkat Dergisi: Son olarak hayatınızda nezâketinden, zerâfetinden en çok etkilendiğiniz insan kim olmuştur diye sorsak…

Ökten: Nurettin Topçu. Nasıl ki Rodin, Düşünen Adam heykeli yapmışsa bugün ahlâkın heykelini yapın deseler Nurettin Topçu’nun büstünü yapmak gerekirdi. Merhum Hoca, her insana, insan olduğu için dikkat, ihtimam, nezâket ve zerâfetle yaklaşırdı. Daha başkaları da var mutlaka ama o, Batı’da yetişmiş, Batı’yı bilen, Osmanlı’nın içinden geldiği halde iki dünyayı mezcetmiş çok kaliteli bir entelektüeldi. Biz onda, tüm bunlara bir Müslüman ahlâkıyla bakılabileceğini gördük. Zamanın ve zamanının hakkını veren, fevkalâde zarif ve itinalı bir insandı. Allah rahmet eylesin! 

Şefkat Dergisi: Muhterem Hocam, bu güzel röportajı bizlere lütfetme nezâketi gösterdiğiniz için sizlere çok teşekkür ediyoruz. 

Ökten: Ben de teşekkür ederim.

 

 2011-09-22
 
 
 
 
           
Bu site bir İGEDER (İstanbul Gönüllü Eğitimciler Derneği) organizasyonudur.
Bulgurlu Mh. Bulgurlu Cd. Etiler Sk. No:10 Üsküdar - İstanbul / Tel : 0 216 546 10 03 - Faks : 0 216 650 85 39